9 Ağustos 2018 Perşembe

Kuzenime Cinsiyet Kimliğimi Açıkladım

Merhabalar sevgili okurlar,
Uzun zamandır yazı yazamadım. Aslında araya bir küçük araştırma yazısı hazırlamıştım; fakat biraz daha bilgi sahibi olup paylaşmak gerektiğini düşündüğüm için rafa kaldırdım. Ancak geçtiğimiz cumartesi günü, güzel bir İstanbul yolculuğunda zaman zaman acabasını düşündüğüm bir olay gerçekleşti. Evet, bu yazımda sizlere kuzenime açılma hikayemden bahsedeceğim.

Kuzenim 20 seneden fazladır, Hollanda'da yaşıyor. Aslında bu cümle bile size neden "zaman zaman acabasını düşündüğüm" kısmını açıklamaya yetmiştir. Kendisi eşinden birkaç gün önce geldi Türkiye'ye. Geldiği akşam benim üniversite dönemimden ve sonrası için planlarımdan bahsettiğim sırada benim Hollanda'da çok rahat yaşayabileceğimi, bununla ilgili planlarımın olup olmamasıyla ilgili sorularıyla başladı aslında bütün durum. Cumartesi günü eşini almaya İstanbul'a gideceğinde ben de kendisine yol arkadaşlığı teklif ettim. Yolculuğumuzun yarısı hayata bakış açılarımız üzerine konuşarak geçti. Sürekli yemlenen ben -ki beni az çok tanırsınız, dayanamam, atlarım- sonunda cinsiyet kimliğimi açıkladım. Karşılığında aldığım cevaplar o kadar umut dolu ve mutluluk vericiydi ki, tarifi imkansız bir durum gerçekten. Karşınızda muhattap aldığınız kişinin durumun ne kadar olağan bir şey olduğunun farkında, anlayışlı ve bilinçli olmasının verdiği keyif sanırım çok az şeyde bu derece bulunuyor.

Aslında benim kafamı uzun zamandır kurcalayan bir şey vardı. 4-5 yıl öncesinde kuzenimin eskiye dair fotoğraflar yüklediği bir albüm de kalabalık bir grubun içerisinde odaklanılmış bir erkek fotoğrafının açıklamasında "Bu da yeni gelinimiz..." yazısı o dönemden cumartesiye kadar bende büyük bir soru işaretiydi. Arkadaşlarıma da beni desteklerse onun destekleyeceğini ama yine de emin olamadığımı söylediğim olmuştur. Ancak korktuğum değil, dilediğim oldu. Gerçi ona ilk olarak eşi benim eşcinsel olduğumu düşündüğünü söylemiş. Onun da bu yönde düşünceleri varmış. Ben de yanıldıklarını, eşcinsel değil, trans kadın olduğumu söylediğimde çok doğal ve içten karşıladı. Uzun zamandır yaşadığım açılımlarda böyle bir dönüt almamıştım. Hele bu dönüt kanınız, canınız olarak gördüğünüz kuzeninizden gelince daha bir mutlu oluyorsunuz.

Cumartesiden beri evde kelime oyunları dolu şakalar, karşılıklı göz kırpmalar dönüyor. Bu kadar keyifli geçeceğini tahmin etmemiştim. Sizi anlayan birilerinin olması gerçekten çok güzel. Evet, etrafımda beni kimliğimle benimseyen, seven ve anlayış gösteren birçok kişi var, bunun ben de farkındayım. Ama ailenizden birinin, hele birkaç yıldır kendinizle konuşmalarınız da konu olan birinin size böyle kucak açması gerçekten onurunuzu okşayan bir şey.

Tüm karanlık kalplerin böyle sevgiyle aydınlanması dileğiyle...

15 Nisan 2018 Pazar

Bir Garip "Sultan Gelin" Hikayesi

Yeniden merhaba,
Birkaç gündür etkisinden çıkamadığım, aklıma geldikçe içime tarifsiz bir bunalım salan bir konuyu anlatmak istiyorum sizlere bu yazımda. Rivayet mi, hikaye mi bir yana, Türkan Şoray'ın "Sultan Gelin" filminin konusuna benzer bir olay anlatacağım. Filmin hikayesini bilmeyenlere kısa bir spoiler vereyim. Sultan (Türkan Şoray), köyün ağasının oğluna 7.500 lira başlık parasına verilir. Ancak ağanın oğlu ağır kalp hastasıdır ve gerdeği göremeden, düğünün ertesi sabahında ölür. Başlık parasını heba etmek istemeyen ağa, Sultan'ı henüz 4-5 yaşlarında olan diğer oğlu ile evlendirir ve olaylar gelişir. Benim ulaştığım bu hikaye de işte böyle bir garip "Sultan Gelin" hikayesi. Çok uzatmadan hikayeme başlayayım.

1940'lı yılların daha başlarında, Karadeniz'in bir köyünde, erkeği bol, kızı az olan bir ailenin babası olan bey amcamız yayla zamanında çalışırken komşusu diyebileceğimiz bir başka bey amcaya evindeki kızından bahseder. O kadar erkek çocuğuna rağmen kızının bambaşka olduğunu, 13-14 yaşlarında olduğu halde onu yaylaya götüremedikleri danalara, ineklere baksın diye evde yapayalnız bırakabilecek kadar becerikli, güvenilir ve akıllı olduğundan söz eder. Bu kadar becerikli, akıllı kızı duyan diğer bey amcamız da oracıkta gaza gelir, daha 6-7 yaşlarında olan oğluna gelin diye ister. Artık kızını vermiş midir bilinmez, bu bey amcamız yayla dönüşü rahatsızlanır, hayatını kaybeder. Aradan bir zaman geçer, oğluna gelin isteyen amcamız dayanır kızımızın aile evinin kapısına. "Biz bey ile sözleşmiştik, gelinimi almaya geldim." der.

Düğün kurulur, eğlence yapılır ama herkesin dilinde damadın hali tabi. Damat 7-8 yaşlarında var, yok. Dedim ya, bir garip "Sultan Gelin" hikayesi işte! Tek farkı abi-kardeş durumunun olmaması. Neyse malumunuz çocuk olan damat bir abla, anne şefkati ile büyür, ergin olur, yaşı tutar, nikahları kıyılır. Ardından bir de bebekleri olur. Ama daha askerlik çağına bile erişemeyen genç damadımız bir akrabasına ziyarete gider; ancak geriye cenazesi gelir.

Sultan Gelin filminden bir kare. (1973)
Hikaye burada bitmez, "ekin kalktı tarla boş, herif öldü avrat boş" derler, atarlar bebeğiyle kapıya gelini. Gelin kızımız bir müddet akrabasında kalır. Kendi ailesi bebeği istemez, damadın ailesi hiçbirini. Kızımız kendini umursamaz da, bebeğinin ölmesinden korkar. Birkaç kez gider kapıya, yüzüne çarparlar kapıyı. Bir gün nasıl olur bilinmez, bir yolunu bulup bebeğini kaybettiği eşiyle odalarına koyar, uzaklaşır oradan.

Hikaye aslında daha derin ve kapsamlı ama ben bu kadarında bırakmak istiyorum. Çünkü bu kısma kadar bile yeterince etik problemleri meydana çıkardı bu hikaye. Çocuk gelin, çocuk damat, kız çocuklarının mal gibi verilmesi, kovulması, bir annenin bebeğiyle sokağa atılması, annenin bebeğini terketmesi, terk etmeye zorlanması ve daha nice problemler... Aslında her birinin temelinde yatan şey apaçık ortada: Cehalet. Önünde durmamız, karşı çıkmamız gereken tek şey değil mi zaten? Belki bu kadar sert tutumları geride bırakmış olabiliriz fakat aynı temelden beslenen buna benzer zihniyetleri beyninde besleyen insanların sayısı maalesef hiç de az değil.

Tüm karanlık düşüncelere bulanmış ellerin çocukların, kadınların üzerine yaklaşamadığı yarınlara uyanmak dileğiyle...

1 Nisan 2018 Pazar

Hayatıma Dokunan Hemcinslerim: "Ablalarım"

Uzun zaman sonra merhaba!
Bir anlık gaza gelip açtığım bu blog uzun zamandır melül melül duruyordu. Ailemin yanına döndükten sonra iç dünyamda yaşadığım dertleşmelerde bir şey fark ettim: Hayatımın bir yerinde bana sarılan ablalarımın ne kadar özel ve değerli oldukları. Kimine zar zor ulaştım, kimi kendi geldi buldu beni. Kimi varlığımdan habersiz, kimi ise sıkıldıkça arar. Berrin'i fark etmek, karakterimi, kimliğimi oluşturmak tabii ki yaşadıklarımla ve öğrendiklerimle oluştu. Bu kadınlar bu kimliğin, bu benliğin oluşmasında önemli rollere sahipler. İşte benim canım ablalarım:

Seda
16 yaşında, içi içine sığmayan bir kız çocuğuyum. Kız çocuğu olduğumun da sadece kendim farkındayım haliyle. Günümün çoğunluğu Yıldız Tilbe dinleyerek ve derslerle uğraşarak geçiyor. Facebook'taki Yıldız Tilbe hayran sayfalarını beğeniyorum. Yıldız Tilbe'ye ait hayran sitelerine üye oluyorum. Kendimce sevdiğim sanatçıyı takip etme çabalarındayım anlayacağınız. Derken ben mi ekledim, o mu ekledi hiç önemi yok bir kadın var sayfamda. Durup durup profilini inceliyorum.  Cahillik işte ya bugün olsa yapmam ama o dönemki  merakımdan, aslında kendimi bulma merakımdan kaynaklı, "Acaba trans mı?", "Yok ya değil galiba!", "Trans herhalde ya!" diye kendi kendime sorarken nasıl oldu, nereden cereyan ettiğini hatırlayamasam da ben bu kadınla arkadaş oldum. Sohbet ediyoruz, internetten Okey oynuyoruz, MSN'den titreşimler yolluyoruz, MSN Plus var tabii, sesler gönderiyoruz, kameralarda sohbetler derken hayatımın önemli bir parçası oluveriyor. Okul sıralarına adını yazıyorum, o derece saplantılıyım yani.
Kanıtımda var, bakınız solda. Seda'yı anlatmak için yazı dizileri yapsam, bence yine de yetersiz kalır. O yüzden nasıl toparlayacağımı da bilemiyorum aslında. Yine beynimin regl sancıları başladığı bir gece aradım Seda'yı. "Ben kaçıp yanına gelmek istiyorum, evini açar mısın?" dedim. Açmadı. İyi ki açmadı. O gece uzun uzun bana nasihatler verdi, fikirlerimi biçimlendirdi. "Bak üniversite sınavına hazırlanıyorsun, kazan okulunu, kur hayatını. O zaman zaten bunlara da gerek kalmayacak. Sabret, mutlu olacaksın." İşte bu ve buna benzer içinde sevgi barındıran tüm cümleleriyle o gece ağlattı, ağladı. Hatta hep düşünmüşümdür; tesadüf ki ben tercih sonucumu öğrendiğimde onun yanındaydım. Hatta bir doğum günümde beni arayıp, sevgili Ayta Sözeri ile birliktelermiş, Ayta'dan bana şarkı söylemesini rica etmişti. Ayta'da bana Ah İstanbul'u söylemişti. O derece şansımdır Seda benim. Bazen hayırsızlığım tutar aramam, ihmal ederim falan ama o da bilir benim ona duyduğum sevgiyi, inanıyorum buna. Yani uzun lafın kısası Seda benim "Allah yokluğunu göstermesin"imdir!

Elçin
Eğer birine, "Sen fizik görmemişsin, benim bir arkadaşım var, dur bak gösteriyim!" diyorsam, bilin ki Elçin'in fotoğraflarını açıyorumdur. Elçin, hayatıma Seda ile giren, sohbeti de tarzı kadar hoş olan, değer verdiğim arkadaşım. Elçin'in Seda vasıtasıyla kurulan arkadaşlığının yanı sıra benim için farklı bir anlamı daha var. Kocaeli'de ailemle yaşadığımdan ve lise çağlarımda olduğumdan dolayı kendi kimliğimi özgürce yaşayamıyordum. Açık olduğum bir iki lise arkadaşımın evinde, okulu astığım zamanlarda ufak tefek makyaj kaçamakları yapabiliyordum. Üniversitenin ilk yılında da yurtta kaldığım için rahat değildim. Ama 2014 yılındaki Ankara ziyaretimde, fotoğrafın tarihine göre 10 Haziran günü, Elçin'imin evinde pembe yazlık bir elbise, kızıl bir peruk ve pudra bir ayakkabı ile kendi tarzını yansıtan siyah tonlarının hakim olduğu bir makyaj ile içimdeki kadın dışımdaki erkeğe karşı ilk zaferini kazanmıştı. O pudra ayakkabı ve yanında bir de siyah pembe bir başka topuklu ayakkabı ile 4 buçuk yıllık Denizli serüvenimde onu andım ve ona binlerce teşekkür ettim. Tabii keyifle okuduğum kitap hediyesi de ufkuma güzellikler kattı. Okey partilerimiz, çay sohbetlerimiz her aklıma geldiğinde tebessüm ettirir. Daha çok görüşeceğiz, inanıyorum. Çok güzelsin be abla!

Yeşim
Ankara'dan yola çıkmışken Yeşim'den bahsetmeden geçemem. Birkaç Kızılay gezimiz, balık ekmek sefamız, çaya, çorbaya gidişlerimle Yeşim'de güzel anılarımın, kulağımda küpe olan nasihatlerin bir parçası. Seni seviyorum Yeşim.

Gelelim Denizli'deki hayatıma dokunmakla kalmayıp değiştiren kadına! Bizim ikimizin arasındaki espiriden yola çıkan ismini vereceğim yazımda: Zerrin
Zerrin, hani Seda'mın bana hep nasihat ettiği, "okulunu oku, zaten kendi hayatını kurarsın hem de kimseye muhtaç olmadan" cümlelerinin vücut bulmuş hali. Yani Seda'mın bana hep söylediği, benim de yıllarca hayalini kurduğum hayatın kanlı canlı örneğiydi. Listag annelerinden, benim de canım arkadaşım Nilgül Ablacığımın hayatıma en büyük armağanıdır Zerrin. Zerrin'imin iyiliklerini, ablalığını anlatmaya kalksam tıpkı Seda'mın emekleri gibi uzar gider. Zerrin dört yılım, sırdaşım, kardeşim, ablam, kankam... Anneme açıldığımda odasına çekip "Bak, kararlı dur! Güçlü kal! Hep seninleyim, yanındayım!" diyen, annemin o inkar ve suçlama dönemlerinde "Benimle arkadaşsın diye de suçlayacak, üzülme, annem de öyle derdi. Geçecek, sen güçlü ol yeter." diye alçak gönüllülüğü ile beni teselli eden, hemen her pazar iskender ısmarlayan, dizinde ağladığım, anılarını dolu gözlerle dinlediğim, aklıma her gelişinde burnumu sızlatan kadın Zerrin. Ailesiyle, bilhassa anneciği ile birlikte bana kollarını, kalbini, evini açan ablam Zerrin. Başımız dönene kadar nargile içtiğimiz, kısırlar yaptığımız, sohbetlerde kahkahalara doyamadığımız anılarımızla, bana verdiği öğütlerle, içten sarılmasıyla hayatımı değiştiren Zerrin. İyi ki varsın Zerrin.

Ve tabii bir de benim için anlam taşıyan, kimini bir kez bir etkinlikte gördüğüm, kimiyle telefonda konuştuğum, kimisiyle ise henüz tanışmadığım ablalarım var: Güneşi Gördüm'den henüz izleme fırsatı bulamadığım Küründen Kabare'sine kadar ilham kaynağı Seyhan Arman, Ah İstanbul'u kulağımdan gitmeyen, arabada son ses Büklüm Büklüm ile Ayta Sözeri, Ankara'da etkinlik otelinin önünde karşılaştığım, heyecandan "Merhaba." diyemediğim Esmeray, kasetini teybe koyup perdeden abiye yapıp şarkılarını söylediğim Meral Sezgin, trans kimliğimi yeni yeni kabullendiğim dönemde bir internet sitesinde trans bireylerle ilgili röportajlarını izlediğim, daha sonra bir etkinlikte moderatörken karşılaştığım Şevval Kılıç ve daha niceleri... Bir öz bulma yolculuğum olan ömrüme  tuttuğunuz her meşale bugünkü aydınlığın temelidir. Sonsuz teşekkürler.
Sevgilerimle...
Berrin

14 Kasım 2017 Salı

Her şey üzerine derken?

Oldukça uzun bir süre fikir olarak benimle yaşayan "blog yazma" işini, an itibariyle hayata geçirmiş bulunmaktayım. Hayırlı olsun! Neler yazacağım, nelere odaklanacağım, neleri konu edineceğim inanın ben de bilmiyorum. Bunun nedeni yazacak şey bulamamak değil, çok şey bulmak, bunun da bilincindeyim. Aklımdan geçen birkaç fikri açıklamak, aynı zamanda nasıl bir blog olacağını da fragman tadında vermek için ilk yazımı bu kümeye yerleştireyim istedim.

İsminden de anlayacağınız üzere hayatın her alanından bir parça bulmanızı düşlüyorum yazılarımda. Sanattan siyasete, aktivizmden kolilere kadar uzanan geniş bir dünya olsun istiyorum. Sizlerinde fikirlerinin yer aldığı, tartışmalarımın sonuçlarının mini raporları olan yazılar da olsun istiyorum. Şimdi bu kadar geniş bir yelpaze için, "Aman, otu boku yazacak!" demeyin hemen. Tabii ki bir haber gazetesinin yazıları gibi, şu oldu, şu bitti olmayacak. Kendi fikirlerimin, tartışmalara dahil olup yeniden şekillenmesi ve bu şeklin aldığı yeni halin yansıması üzerinden gitmeyi planlıyorum.

Yazmaktaki amaçlarımdan biri de, yazımı geliştirmek, soyut düşünebilmeye çalışmak ve fikirlerimin enerjilerini sürekli hale getirmek. Bu nedenle yazılarımın müthiş birer felsefe akımı yaratacağı beklentisinde değilim, siz de olmayın. Çünkü ben de şuan kendimi ilkokula başlamış, annesinin prensesi gibi hissediyorum. Düzenli olarak bir şeyler üretmeye çalışacağım, umarım başarabilirim.

Keyif aldığınız, ve çaldığım zamanınız için mutlu olduğunuz bir sayfa olması umuduyla, tekrar her şeye merhaba!

"Aa, bak böyle bir şey de yapabilirsin!" demek isterseniz: